Lise sıralarında iken (1974-1976 ) Türkiye’de yayınlanan bazı dergiler Kerkük’e gizliden gizliye tır şoförleri tarafından sokulurdu. Bazı gazete ve dergiler ise direkt Kerkük Türk Kültür Merkezine gelirdi. Kerkük Türk Kültür Merkezi’nin uzun süre kütüphane sorumlusu ve merkezin sekretaryasını yürüten Kerküklü genç şair sonradan trafik kazasında vefat eden rahmetli Ferah Gökkaya zaman zaman merkeze gelen dergiler arasında Bozkurt ve Töre[1] dergisini gizliden gizliye pek çok Türkmen arkadaşa verdiği gibi bana da verirdi.
- Bunu evde oku. Yarın tekrar getir. Derdi.
Kerkük Türk Kültür Merkezi müdavimleri Baas istihbaratının takibine alındığı için ve Irak’ta Türkçe matbuatın yasak olması nedeniyle ancak gizlice bir kitap, dergi veya gazete okuyabiliyorduk. Aksi takdirde insanlar ağır cezalara çarptırılırdı. Türkçe dergi-kitap bulunduran az Türkmen dar ağacını boylamadı.
Az sayfaları ile kağıt kapağıyla mütevazı bir dergi idi Bozkurt dergisi. Kolay kolay gömleğin altından pantolonun içinde saklayıp götürürdüm.
Rahmetli Ferah Gökkaya’nın sayesinde Bozkurt dergisinin arka kapakta yer alan Üstat Dilâver Cebeci’nin yazıları dikkatimi çekiyordu. Cebeci’nin üslubu beni çok okşuyordu. Kelimeleri milli hislerime dokunuyordu. Sayıların birinde Kerkük hakkında kısa bir yazı yazmıştı. Yazının satırları arasına Kerkük hoyratlarından örnekler serpiştirmişti.
Yazının satırları arasına hoyratları öyle serpiştirmişti ki, yazıyı okudukça Dilâver Cebeci bir kat daha sevmiştim.
Kim bu Dilâver Cebeci?
Kerkük hoyratları hakkında bu kadar güzel yorum ve düşüncelerini yansıtan adam kim?
Hayran kalmamak mümkün değildi.
Hep hayalimde o adamın adı kalmıştı.
1991 de Türkiye’ye sığındığımda o adamı unutmamıştım. 1996 da Türk Edebiyat Vakfının bir çarşamba sohbetlerinde Irak Türkmenleri hakkında Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği tarafından düzenlenen bir panel vardı. O akşam Şeyh-ul Muharririn Rahmetli Ahmet Kabaklı da Kerkük hakkında kısa bir konuşma yapmıştı.
Panel bittiğinde ikram molası sırasında dinleyiciler arasında sohbetler başladı. Birbirini çoktan görmeyen dostlar artık hasret gidermeye çalışırken birden, tanımadığım biri:
- Dilaver abi nasılsın?
Sorusu kulağımda çınladı. Dönüp baktığımda hayalimdeki adam mı acaba? O mu? Diye içimden geçirdim. Ve o kişiye yaklaştım:
- Dilaver Cebeci siz misiniz? Sordum.
- Evet benim. Dudaklarındaki tebessüm hala gözlerimin önünde.
Kendimi tanıttım. Bir Kerküklü olduğumu söylediğimde büyük bir hasret çekerek elini uzattı ve tokalaştık. Ayak üstü sohbetten sonra ayrıldık.
Oymuş! Kerkük’ten hayalimde sakladığım kişiyi canlı olarak karşımda duruyordu. Tanışıyorduk artık.
İstanbul deryasına kapılıp iş-güç derken bir daha fırsat bulup görüşemedik.
Aradan aylar geçti Beyazıt’ta Beyaz Saray binasındaki kitap evleri binanın yıkılmasıyla İstanbul Üniversitesini bitişiğindeki Büyük Reşit Caddesi’nde bulunan Yumni İş Merkezinde İstanbul Kitapçılar Çarşısının alt katındaki sıralı dükkânlara taşınmışlardı.
Kitap merakından pasajdaki yayınevlerinin vitrin ve raflarındaki kitaplara bakarken birinin vitrininde Dilaver Cebeci’nin “Sitare ile Ve Sığınırım İçime” şiir kitabı gözüme ilişti. Hemen dükkâna daldım. Oradaki genç biri, raftan bir Sitare ve birde “Ve Sığınırım İçime” şiir kitabını naylon torbaya koydu. Parayı verirken utanarak çekinerek Dilaver Cebeci’yi sordum.
Masanın arkasında oturan çok muhterem görünüşlü, mütevazi ve gülümseme yüzünden eksilmese de yılların yorgunluğunu omuzlayan bey yüzüme baktı! Göz göze geldiğimizde bir yanlış ifade mi kullandım korkusuyla, hemen:
- Efendim, ben Kerküklüyüm Üstat Dilaver Cebeci’nin kitabını sattığınıza göre belki tanırsınız diye sormuştum.
Yanındaki iskemleyi işaret ederek:
- Buyurun, dedi. Oturun.
Masanın arkasında oturan ve beni yanına çağıran bey; Burak Yayınevi’nin sahibi Nâzım Tektaş idi.
Kısa bir konuşmadan sonra, Dilaver Cebeci’nin ağır bir beyin ameliyatı geçirdiğini ve sağlık durumunun iyi olmadığını, unutkanlıkla müptela olduğunu söylediğinde göğsümde bir daralma hissi başlamıştı. Yüz ifademden anlamış olmalı ki beni avutmaya çalıştı. Konuyu değiştirmeye başladı. Şiir meraklısı olduğumu anlayınca yanı başındaki raftan bir kitap çekiverdi. Kendisinin yazmış olduğu şiirleri toplayıp Vurgunum[2] adı altında yayınladığı bir kitap idi. Sayfalarını karıştırdı ve Üstat Dilaver Cebeci’ye yazdığı Bir Çığ Yuvarlanır Gibi Doruklarından şiirini okudu. Bitirdikten sonra kitabı bana hediye etti. Hediye yazısında “Hasretimizin ocağından tüten Kemal Beyatlı kardeşime saygı ile.. İmza 04 Aralık 1999”
Evde gece uyku tutmadı. Dilaver Cebecinin hastalığı beni çok üzmüştü… unutkanlık, aman Allahım…
O gece Sitâre’yi, Ve Sığınırım İçime şiir kitaplarını baştan başa okumaya başladım. O şiirleri okudukça sanki Dilaver Cebeciyle konuşuyor gibiydim.
2003 de “Ben Hep Ordayım.” Şiir kitabım çıktı. Şiir kitabımda ilk şiirim Mürit şiiriydi. Şiiri “Sitare şairi Sn. Dilaver Cebeci’ye saygılarımla,” ithaf etmiştim.
Bir gün telefonum çaldı. Telefonun öbür ucunda Sn. Hayrettin Nuhoğlu vardı. Hal hatır sorulduktan sonra:
- Kemal, sen şiir kitabı mı çıkarmışsın?
Sıkıla büzüle:
- Evet abi,
- İlk şiirde Dilaver Cebeciye ithaf etmişsin.
- Üstadın şiirlerini çok seviyorum. Şiirleri beni hep etkilemişti.
- Dilaver şimdi yanımda, Dârüzziyafe de oturuyoruz. Gelebiliyorsan hemen gel. Seni görmek istiyor.
Demesi beni göklere uçurdu.
- Abi hemen geliyorum.
İşimden izin alıp bir taksiyle Darüzziyafe’ye gittim. Öyle bir tebessümle karşıladı beni, belki bir üstadın çırağa sunacağı büyük ödül bu kadar sevinç yaratırdı!
- Şiir kitabını okudum. Beğendim. Bana hediye ettiğin şiir de güzeldi. Dedi.
Ödüller arka arkaya geliyordu!
Kendisine ithaf ettiğim Mürit şiirini okudu. Düşük bir ses tonuyla okudu.
Mürit
Giriş :
Bir hoyrat çınlar göklerde
Büyüdükçe büyür, olur Sitâre
Düş yollara, çöllere gönül
Durmadan o nuru ara…
Sararmış bir kitabenin
Arasında kuruyan bir gül
Yapraklarında tılsımlı çizgiler
Her çizgi bir Sitâre
Her çizgi bir Kerkük
Ve Hümeyra satırlara sıkışmış
Harflerin ayağında prangalar
Biliyorum Hümeyra bir konuşsa
Pir konuşacak
Sitâre, Kerkük, Hümeyra
Üçgenindeki aşkı
Senden, benden gayri
Kimse duyamaz hocam
Bazen Sitâre yorgun düşerdi
Uyurdu Kerkük’ün kucağında
Bir de Hümeyra ‘dan
Bir hoyrat duysa idi
“Saçağ ardı
Gerdandı saçağ ardı
Ay batsa gün kareli
Kara gün saç ağardı”
İçini yer, yer ve yerdi…
“Ahin Mi-nel Fi-raki”
İşte başlar sazın telleri
Mızrabı kemirmeye
Ve dünya durur, sular akmaz, kuşlar uçmaz
Her şey tersine döndü
Mehterin tokmağı davulu aradı
Emirler havada kaldı
Bu minval da uzar Orta Asya’ dan
Bir otağın yanı başında duran
Alperenin avazı
Damar damar işler tenimize
Maziden atiye kırpar gözlerini küheylan
Ve dizginini salıverir bu aşk
Hümeyra’nın dili tutulmasaydı
Gözlerinden akan sözler
İki damla yaş olmasaydı Hasa Çayı’nda[3]
Bozkırlar avcumuz kadar küçülmeseydi
Ferhat dağlarla uğraşmazdı
Bir sen anlarsın bu aşkı hocam
Bir de ben
Demet demet hazırlanmıştı ışık huzmeleri
Bir yolu gösteriyordu
İşaretler hep o yöne idi
Sitâre’ nin gözleri
Hümeyra’da idi
“Haydi Ya Allah” dercesine
Kan damarda atıyordu
Burçlar yeni şekiller çizdi
Dur durak bilmeyen aklım
Göğün altında her yer senindir, diyen aklım
Dünyayı elekten geçirip süzdü
Bu kez ben yorgun düştüm
Üşüyorum
Gel beni kucakla
Her şey mazide mi kaldı yoksa
Şimdi orada Kerkük Sitâre’siz
Ve ben burada Kerkük’süz
Pençesine takılırım isyanın
Deler sınırları sesim
Ama orada Kerkük yalnız
Sayıklarım ışık nerede
Kime ne söyledi
“Konuş benimle Hümeyra”
Kerkük yalnız, ben yalnız
Yalnızlık beni öldürüyor hocam
“Allah’ü Me-alsabirin” şerbetini içiyorum
“Ve sığınırım içime”
Bir sen anlarsın bu aşkı hocam
Bir de ben
Tiryakiler saf tutmuş
Döner memlekette kimisi
Kimisi memleket için döner
Bir tekke yurdum kadar sınırları
Her sütunu bir dua,
Şeyhim, zikrinle uyandır Kürşad’ ı
Uykudan sök
Herkes üstüme geliyor
Kalabalıkta koşuyorum sana
Ermişliğim kök kök
Aç kapıyı izin ver
Müridinim, işte geliyorum Kerkük
Şiiri okuduktan sonra:
- Teşekkür ederim, dedi.
Kitap hakkından başka bir konuşma olmadı.
Konular başka yönlere kaydı. Sohbetimiz çok tatlı geçti. Hayrettin abi birde Darüzziyafe’de akşam yemeği ikramında bulundu. Sohbete daldık. Yaklaşık dört saat geçmişti aradan. Üstat, bazı Türkmen arkadaşlarını sordu bana. Ancak adlarını hatırlayamıyordu. Simalarını anlatarak belki ben birkaç isim vererek onları hatırlayabilir diye, benzetmelerle hatırlamaya çalışıyordu. Birde cebinden vesikalık siyah beyaz bir resim çıkardı. Yetmişlerde Ankara’da tanıştığı bir Türkmen olduğunu ve çok sevdiği bir arkadaşının fotoğrafı idi.
- Yıllar oldu görüşmeyeli, dedi.
Resim eski resim olduğu için Sabah Hasan Necim (Türkmen hikaye yazarı) olduğunu çıkarmıştım. Fakat isim olarak o hala hatırlayamıyordu.
Irak Türkmenlerinin durumlarını Türkmen arkadaşlarından duyduğunda çok etkilendiğini söyledi. Söz şiirini Türkmenler için yazdığını söyledi. Şiirin başlığında Türkmen sitemini dile getiren beyit:
Gelin gayri size böyle ne oldu?
Beklemekten yüreğime kan doldu!
Ve Dilaver Cebeci, Türkmenlere söz olarak Söz şiirini şu dörtlükle bitirmişti:
Ahdim olsun yücelere çıkayım,
Şahin gibi enginlere bakayım,
Tümen tümen sana doğru akayım,
Bir yıkılsın önümdeki sur hele!
Sonra kendisi karşıda Üsküdar’da oturduğu için ayrılmak zorunda olduğunu söyledi.
Böylece ayrıldık.
Zaman zaman Darüzziyafe’de Hayrettin Nuhoğlu ağabeye veya Eminönü belediye binası karşısındaki yeni kiraladıkları Burak yayınevine uğrar Nazım Tektaş ağabeye üstadı sorduğumda:
- Sağlığı pek iyi olmadığı için dışarı çıkmamaya çalışıyor, diye cevap alırdım.
İsmini hatırlayamadığım biri beni arayarak: Üstat Dilaver Cebeciyi kaybettik, dedi.
Sarsıldım.
Demek üstat dediğini yaptı:
Bir gün akıllı bir iş edeceğim,
Alıp başımı gideceğim…
Haberi aldığım gün ile cenazenin kaldırılması aynı gün idi. Cenazesine katıldım. Cenazeye naşının önünde durdum. Fatiha’yı okudum. Hayrettin Nuhoğlu beni oğlu Çağrı ile tanıştırdı. Başsağlığı diledim. Bir kenara çekilip durdum.
Akşam Üstadın naşı önündeki anlar aşağıdaki şiiri yazdırttı bana:
NUR DAĞINA GİDEN ADAM
Demek o an geldi
Kapılar aralandı yedi kat arası
Bütün ülküdaşların orada
Sende imiş yolculuğun sırası
Mısralarına sığınan hisler
Adım adım yükseliyor arşa
Ey damarlardaki bozkır yeleli
Kim demiş bu yürek sığar bu naşa
Bak işte konuşmaya geldi Hümeyra
Bak burada üçler, yediler, kırklar
Azgın kalabalıkta tam duyuyor seni Sitâre
Senden destur bekliyor ustalar çıraklar
Dört dizgine vurmuş atların naralarını duyuyor musun?
Kerkük’e Taşkent’e yüz çevirmiş ta Çine kadar
Mehter sesi inletiyor Kızıl Elma’yı
Sen ki onlara buğdayı gösteren serdar
İlmik ilmik nur huzmesiyle çekiliyorsun
İmanın şerbetini içeceksin doya doya
Bütün dostlar gıptayla bakıyor sana
Sen şimdi atlı bizse kaldık yaya
Şimdi Şeb-i Arus’u yaşıyorsun! Ne mutlu..
Basamak basamak Nur Dağı’na doğru gidiyorsun
Yol bu, yola yolcu gerek
Ey üstadım, uğurlar olsun..
**
Kemal Beyatlı
İstanbul 02.09.2012
[1] Rahmetli Yetik Ozan’nın şiirlerini ilk kez Töre dergisinde okumuştum.
[2] Tektaş, Nazım -Vurgunum, Burak yayınları no: 72 İstanbul 1999
[3] Hasa Çayı /Hasa Su, Kerkük’ün ortasından geçen çayın adı.